CİNSEL YÖNELİMİN NEDENLERİNE FARKLI YAKLAŞIMLAR VE VARSAYIMLAR
Cinsel Yönelimin Nedenlerine Biyolojik Yaklaşım
Cinsel yönelimi belirleyen nedenlerin araştırılmasında politik tartışmaların yanı sıra yöntemsel güçlükler de vardır. Politik sorunsalların başında bu araştırmaların eşcinsellikle sınırlı izlenimi vermesidir. Bu durum, insana ilişkin bir boyutun anlaşılmaya çalışılmasından çok, belli bir grubun incelenmesine odaklanıldığı anlamına gelir.
Eşcinsel özgürlük hareketinin, yapılan çalışmalar ve bazı araştırmacıların söylemi ile ilgili itirazları eşcinselliğin sıklıkla etiyolojisi ve patogenezi anlaşılmaya çalışılan bir hastalık gibi ele alınmasıyla ilgilidir. Nedenlerin ortaya konulmasından sonraki basamağın, belirli cinsel yönelimlerin gelişiminin önüne nasıl geçilebileceği ile ilgili araştırmalar olması olasılığı tedirgin edicidir. Bilimin sicili, bilim adamlarının iyi niyetine güvenmeyi zorlaştırmaktadır. Diğer bir politik sorun, günlük tıbbi uygulamalarda olduğu gibi, bilimsel araştırmaların planlanması, yürütülmesi ve sonuçlarının değerlendirilmesinde de heteroseksist önyargıların etkili olma" ihtimalidir. Bunların yan sıra, araştırmanın her aşamasında eşcinsellikle ilgili mit ve stereotipler işler hale gelebilir. Çalışma bulgularının bu olasılık nedeniyle eleştirel okumaya tabi tutulması gereklidir.
Cinsel yönelimle ilgili yöntemsel güçlüklerin başında grubun nasıl tanımlanacağı gelmektedir. Çekirdek cinsel yönelim, yaşam boyu sabit ve tutarlı olduğu gösterilen bir özellikken, kişinin kendisini nasıl tanımladığı, cinsel fantezileri, cinsel deneyim ve davranışları gibi cinsel yönelimin diğer bileşenleri değişkenlik gösterebilir. Hemen tüm çalışmalarda kişilerin cinsel yönelimleriyle ilgili kendi bildirimleri esas alınmıştır. Bazı araştırmalarda, cinsel yönelim ayrımı için, farklı cinsiyetlerden uyaranlara verilen cinsel uyarılma yanıtı nesnel ölçütlerle değerlendirilmiştir; ancak bu uygulaması zor ve katılımcı için külfetli girişimler gerektiren bir yöntemdir. Bir başka sorun da örneklem seçiminin rastgele yapılamıyor olmasıdır. Tüm bu sorunlar dışında, araştırma bulgularını değerlendirirken, cinsel yönelimin kişilerin çeşitli özelliklerinden sadece biri olduğu, çok sayıda önemli olabilecek karıştırıcı değişken olduğunu akılda tutmak gerekir.
Cinsel yönelimi belirleyen psikososyal etmenlerle ilgili yaygın inanışlara karşın, yapılan bilimsel çalışmalarda bu savları destekleyecek bulgular edinilmemiştir (Rahman ve Wilson 2005). Geçtiğimiz yüzyılın ilk yansında, eşcinsel erkeklerin genetik olarak kadın oldukları savı seks kromozomlarının karyotiplenmesi sonucunda terk edilmiş; erişkin dönemde seks hormonları ile ilgili bozuklukların cinsel yönelimi etkilediği hipotezinden eşcinsel erkeklere testosteron uygulanmasının kadına yönelik cinsel ilgisiyi arttırmak yerine, hemcinsine yönelik cinsel arzuyu arttırdığının gözlenmesi ile vazgeçilmiştir. 1980 li yıllardan itibaren, doğum öncesi, beyin gelişimini etkileyebilecek süreçlerin etkisi, beyinde yapısal ve işlevsel değişiklikler ve genetik çalışmalar ön plana çıkmıştır.
Yapılan araştırmalar, seks hormonlarının salınması ve bu hormonlara yanıt ile ilgili erişkinlik dönemindeki değişikliklerin cinsel yönelimi etkilemediğini göstermiştir (Meyer-Bahlburg 1979). Hormonal farklılıkların kadınlarda eşcinsellikle ilişkisi her zaman çalışma konusu olmakla birlikte, geniş örneklemli çalışmalarda, biseksüel/lezbiyen deneyimleri olan kadınların, heteroseksüel kadınlardan seks hormonlarının düzeyleri açısından farklılık göstermedikleri bildirilmiştir (Dancey 1990). Bununla birlikte prenatal döneminde farklı düzeylerde seks hormonlarına maruz kalmanın - özellikle androj enler- eşcinsellikle ilişkisi uzun süredir araştırılmaktadır (Zucker ve Bradley 1995).
Nöroendokrin bulgulara göre, intraüterin dönemde yüksek androj en düzeylerinin etkisi altında kalma beynin yapısının erkeklere özgü nitelikler kazanmasına neden olmaktadır; kadınlarda androj en düzeyinin yüksek olmaması gelişimin daha farklı seyretmesine neden olmaktadır. Bedensel cinsiyete göre farklılık gösteren bazı beyin yapıları ile ilgili bu bilgi, cinsel yönelimin de benzer şekilde intraüterin dönem hormon düzeylerinin etkisiyle şekillendiği savma neden olmuştur (Rahman 2005). Bu alanda intraüterin dönemde atipik hormon düzeyleriyle seyreden iki önemli olay üzerinde durulmuştur. Bunlardan ilki, konjenital adrenal hiperplazi (KAH) hastalığıdır. Bu hastalıkta, intraüterin dönemde yüksek androj en düzeyleri dişi genital organlarında maskulenizasyona neden olmaktadır. Cinsel yönelimi de etkileyebileceği düşünülmüş ve çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Araştırmalar gözden geçirildiğinde, KAH ın sadece hemcinse ilişkin cinsel fanteziyi arttırdığı, eşcinsel davranışa neden olmadığı; bu bireylerin çoğunlukla heteroseksüel yönelime sahip oldukları bildirilmiştir (Wilson ve Rahman 2005). 1971 yılında kullanımdan kaldırılana kadar gebelerde düşük önleme amacıyla kullanılan DES e intraüterin hayatta maruz kalan kadınlarda yapılan çalışmaların bazılarında hemcinse yönelik fantezi ve eşcinsel davranış oranlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır (Veniegas ve Conley 2000).
Deneysel olarak insanlarda intraüterin dönem hormon düzeyleri ile ilgili çalışmak oldukça güçtür. Bu nedenle, prenatal dönemde seks hormon düzeyleri ile gelişiminin etkilendiği düşünülen, böylece erkek ve kadın arasında farklılıklar gösteren çeşitli özellikler, cinsel yönelim gruplarındaki dağılım açısından incelenmiştir. Parmak uzunluklarının oranı, penis uzunluğu, işitme mekanizmaları ile ilgili çeşitli olgular ve parmak izi gibi birçok özellik eşcinsel ve heteroseksüeller arasındaki farklılık açısından incelenmiştir.
Kadın ve erkeklerde işaret parmağı ile yüzük parmağı uzunluk oranının (2D:4D) cinsiyete göre farklılaştığı; erkeklerde yüzük parmağı, işaret parmağından uzunken, kadında yaklaşık olarak eşit olduğu yapılan çalışmalarda öne sürülmüştür. Bu boyut farklılığının da prenatal dönemde maruz kalman androjen düzeyi ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Bu konuda yakında yayımlanan bir meta-analize göre, 1618 heteroseksüel erkek, 1503 eşcinsel erkek, 16193 heteroseksüel kadın ve 1014 eşcinsel kadın gözden geçirildiğinde, heteroseksüel kadınlarda eşcinsel kadınlardan daha büyük 2D:4D oranı saptanırken, erkekler arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Bu bulguya dayanarak, erken dönemde seks hormonlarından kaynaklanan sinyallerin, kadınlarda erkeklerden daha belirgin şekilde cinsel yönelimi etkileyebildiği öne sürülmüştür (Grimbos ve ark. 2010). Prenatalhormon düzeylerindeki farklılıkların cinsel yönelim üzerine etkisi olabileceğini öne süren bir diğer çalışmada, eşcinsel erkeklerin penis boyutlarının heteroseksüel erkeklerden büyük olduğunun saptanması buna kanıt olarak gösterilmiştir (Bogaert ve ark. 1999). Prenatal androjen hipotezi ile ilgili pek çok çalışma yürütülmüşse de, bulguların büyük çoğunluğu tekrarlanamamış ya da cinsiyete dayalı farklılıklar gösterilebilmiştir. Kesin sonuca varmak için erken gibi görünse de, intraüterin hormon düzeylerinin cinsel yönelime etkisini yadsımak da henüz mümkün değildir.
Doğum sırası etkisi
Y kromozomuna bağlı minör doku uyuşmazlığı antijenlerinin (H-Y antijenleri) bazı annelerde ilerleyici immünizasyonunun etkisi ile bir sonraki erkek fetüste cinsel yönelimi etkilediği, her bir erkek kardeş sonrasında doğan erkekte eşcinsellik olasılığının %33 e yakın oranda arttığı öne sürülmüştür. "Doğum sırası etkisi" denilen bu hipoteze göre anne tarafından üretilen anti-HY antikorları plasental bariyerden geçer ve fetal beynin cinsel farklılaşmasını etkiler (Blanchard 2001). Bu teorinin savunucularından Bogaert, kan bağı olmayan kardeş ve aile ile büyütülmüş eşcinsel/heteroseksüel erkeklerden oluşan bir grubu da içeren geniş örneklemli bir çalışmada, kardeşle geçirilen süre ne kadar uzun olursa olsun sadece kendinden yaşça büyük biyolojik erkek kardeşe sahip bireylerde eşcinsel yönelimin öngörülebilir olduğunu saptamıştır (Bogaert 2006). Annenin fetüse yönelik immun cevabının 3 şekilde ortaya çıktığı öne sürülmüştür. Bunlardan ilki fetüse plasenta aracılığıyla geçen anti-Y antikorlarının transferi; ikincisi annenin sitokinlerinin transferi; üçüncüsü ise plasentanın bizzat annenin bağışıklık reaksiyonlarından etkilenmesidir (Blanchard 2004). Erkek eşcinsellerde kendilerinden önce doğmuş bir erkek kardeşe sahip olma, "doğum sırası etkisi"nin temel bileşeniyken, lezbiyenlerde yapılan çalışmalarda kardeş sahibi olma ya da doğum sırasının anlamlı bir faktör olarak saptanmamış olması, araştırmacılara göre erkek eşcinsellerdeki anti-HY antikorlarının erkeklerde cinsel yönelimi etkilediği teorisini güçlendirmektedir.
Beyin Yapısı Çalışmaları
Nörobilimci Simon Le Vay, 19 u eşcinsel erkek,16 sı heteroseksüel erkek ve 6 sı heteroseksüel kadın toplam 41 kadavranın beyinlerini incelemiştir (LeVay 1991). Çalışmasında, anterior hipotalamusta bulunan interstisial hücrelerden (INAH3) oluşan nöron gruplarını incelemiş ve beynin bu bölgesinin heteroseksüel erkeklerde, eşcinsel erkeklere ve kadınlara göre daha gelişmiş olduğunu saptamıştır. Suprakiazmatik nükleus (SCN) hacminin ölçüldüğü bir çalışmada, eşcinsel erkeklerin 1.7 kat büyük hacime; 2.1 kat daha fazla hücreye sahip oldukları, hipotalamus medial optik alanda yer alan cinsel dimorfik çekirdekte (SDN) ise herhangi bir fark olmadığı saptanmıştır (Swaab ve ark. 1990). Başka bir çalışmada, eşcinsel erkeklerin SCN de bulunan vazoaktif intestinal peptid (VIP) ve vazopresin (AVP) salgılayan nöronların çaplarında azalma saptanmış olmasının, bu bölgede cinsel yönelimle ilişkili olabilecek yapısal farklılıklara eşlik eden metabolik değişiklikler de olduğu bildirmiştir (Zhou ve ark 1995). Hipotalamik çekirdeklerle ilgili işlevsel farklılıklara da işaret eden çalışmalar vardır. Östrojen benzeri steroid feromon koklatılan lezbiyenlerde, heteroseksüel erkeklere benzer anterior hipotalamus etkinlik artışı gözlenirken, progesteron türevi feromon koklatılan eşcinsel kadınlarda heteroseksüel kadınlarda gözlenen anterior hipotalamik uyarılma saptanmamıştır (Bogaert 2002). İsveçli araştırmacı Savic ve ekibinin, feromon benzeri maddelerin erkek ve kadınlarda, anterior hipotalamik cinsel dimorfik çekirdekte uyarı artışı yaratmasına dayalı deneylerden yola çıkarak yayımladıkları çalışmalarda, bir progesteron türevi koklatılan eşcinsel erkek ve heteroseksüel kadmlarda, benzer hipotalamik etkinlik gözlenirken, heteroseksüel erkeklerde buna benzer bir etkinlik saptanmamıştır (Savic ve ark 2005). Cinsel davranışın nörobiyolojisiyle ilgili önemli bir yeri olan hipotalamusla ilgili bulgular, henüz tatmin edici değilse de, dikkat çekicidir.
Serebral lateralizasyon, yani belirli işlevlerde beynin bir hemisferinin daha baskın olması, açısından eşcinsel ve heteroseksüel bireyler arasında farklılıklar saptanmıştır. Lateralizasyonun sonuçlarından biri olan el tercihi : .e ilgili yapılan çalışmaların metaanalizinde eşcinsel bireylerin %39 daha fazla sağ dışı el kullanımı olduğu bildirilmiştir (Lalumiere ve ark 2000). Ailen ve Gorski nin ölümardı çalışmalarında, anterior komissür eşcinsel erkeklerde, kadınlardan %18, erkeklerden ise %34 daha geniş saptanmıştır (Ailen ve Gorski 1992). Yazarlar, cinsiyet ve cinsel yönelim ile ilişkisi saptanan bu anatomik farklılığın, eşcinsel erkek, heteroseksüel kadın e heteroseksüel erkekler arasındaki bilişsel işlev ve serebral lateralizasyondaki farklılığı anlamak açısından da önemli olabileceğini öne sürmüşlerdir. Serebral lateralizasyonla ilgili olabilecek bir bulgu da Witelson ve arkadaşları tarafından sağ elini kullanan heteroseksüel ve eşcinsel erkeklerde saptanan callosal istmus boyutlarında farklılıktır (Witelson ve ark. 2008).
Yapısal farklılıklarla ilgili tüm bu bulguların, özellikle tekrarlanmamış olmaları nedeniyle, geçerliği tartışmalıdır. Cinsiyete göre farklılık gösteren beyin yapılarındakine benzer ölçüde bir farklılık heteroseksüel ve eşcinsel - ıreyler arasında saptanmamıştır. Araştırmacılar, tek bir beyin bölgesinin eşcinselliğin nedeni ya da sonucu olduğu ile ilgili çıkarımların doğru olamayacağını fakat gelişim sürecinin erken evrelerinde çeşitli etmenlerin cinsel dimorfik yapıların ve işlevlerin farklılaşmasını etkileyebileceğini bildirmişlerdir (Ailen ve Gorski 1992). Unutulmaması gereken çok küçük beyin yapılarında, gruplara ait değerler arasında istatistiksel anlamlılığa _:laşan farklardan bahsedildiğidir. Sadece beyin yapısı görüntüleme ya da başka yöntemlerle incelenerek cinsel yönelimin saptanması mümkün değildir.
Eşcinselliğin genetik bir yönü olup olmadığı ile ilgili ilk ipuçları ilk olarak aile çalışmalarından edinilmiştir. Erkeklere kendilerinin ve kardeşlerinin cinsel yönelimlerinin sorulduğu çalışmalar gözden geçirildiğinde, eşcinsellerin kardeşleri arasında eşcinsel yönelim görülme yaygınlığı, heteroseksüellerin kardeşlerinin iki ile beş katı arasında saptanırken, heteroseksüellerin kardeşlerinde toplum temelli çalışmalarda saptanan oranlara benzer sonuçlar elde edilmektedir (Pillard ve Bailey 1998). Lezbiyenlerle ilgili çalışma bulguları daha geniş bir değişkenlik gösterse de, ailevi gidişe işaret eden çalışmalar vardır (Rahman 2005).
Genetik aktarımın rolünün daha iyi anlaşılabilmesi için ikiz çalışmaları yapılmıştır. Değişken bulgulara ulaşılmakla birlikte, tek yumurta ikizlerinde ikiz kardeşlerin her ikisinin de gey/lezbiyen olma oranı çift yumurta ikizlerinden daha yüksek (sırasıyla, gey %52-%22, lezbiyen %48-%16) bulunmuştur (Bailey ve Pillard 1991, Bailey ve Bell 1993). Daha büyük örnekleme sahip ikiz çalışmalarında da, genetik etkiyi destekler şekilde, iki kardeşin de eşcinsel olma oram tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerinden daha yüksek olduğu saptanmışt (Bailey ve ark 2000, Kirk ve ark 2000, Kendler ve ark, 2000). Lezbiyenlerde yapılan ikiz çalışmaları arasınc en geniş örnekleme sahip Bailey ve arkadaşlarının araştırmasında, oran daha fazlaysa da iki grup arasınc anlamlı fark saptanmamıştır (Veniegas ve Conley 2000). Bu çalışmalarda diğer bir ilginç ortak bulgu da aı yapısı, anne veya babanın özellikleri, coğrafi özellikler gibi paylaşılan çevresel etkenlerdense, doğum sıras annenin hamileliğinde yaşanan olaylar ya da kişinin kaza/hastalık geçmişi gibi paylaşılmayan çevresi etkenlerin belirleyiciliğinin daha yüksek bulunmuş olmasıdır.
Aileler üzerinde yapılan çalışmalarda, geylerin soyağaçlarmda anne tarafında gey akraba yaygınlığı, bab tarafmdakinin aksine toplumdaki yaygınlıktan fazla bulunmuştur (Hamer ve ark 1993). Bunu tekrarlamaya çalışmalar olmasına, lezbiyenlerle ilgili bulgular da daha ciddi çelişkiler olmasına rağmen, bu veriler eşcinsellik] ilgili genlerin X kromozomu üzerinden aktarıldığını düşündürmüştür. Hamer ve arkadaşları aile/ikiz çalışmalarını ötesinde, eşcinselliğin doğrudan genomik çalışmasını yaparak bu alanda ilk önemli adımı atmışlardır. 199 yılında yayımlanan çalışmalarında, Xq28 pozisyonunda yer alan X kromozomuna bağlı bir gen ile cinse yönelim arasında ilişki olduğunu öne sürmüşlerdir (Hamer ve ark 1993). Geniş örneklem ve daha gelişmi olanaklarla gerçekleştirilen araştırmada Xq28 pozisyonunda yer alan ve cinsel yönelimi etkileyen böyle bi genin varlığı saptanmamıştır (Rice ve ark. 1999). Tüm genom incelemesi sonucunda Xq28 bölgesinden ziyad 7. 8. ve 10. kromozomlarda yer alan belli bölgelerdeki genlerin cinsel yönelim ile ilişkili olduğu bildirilmişti (Mustanski ve ark. 2005). Anneler üzerinden kalıtımın, genetik yapımızın sadece kadınlar üzerinden aktarıla: kısmı olan mitokondriyal DNA ile ilişkili olabileceği öne sürülmüşse de henüz yeterli bulgu yoktur.
Cinsel yönelim gibi karmaşık bir fenomenin genetik aktarımının, tek bir gen üzerinden gerçekleşmesi yerine çok sayıda genin etkileşimini içeren bir süreç olduğu, günümüzde daha yaygın kabul görmektedir. Eşcinsellikle ilgili çalışmalarda cinsel yönelimin farklı bileşenlerinin aktarımına odaklanılarak yapılan çalışmalarla dah, tutarlı sonuçlar elde etmek olasıdır. Çocukluk döneminde toplumsal cinsiyet normlarına aykırı özellikleni olması, hiçbir cinsel yönelime sınırlı bir olgu değilse de, erişkin dönemde eşcinsel yönelime sahip olmak:, ilişkisi, erkeklerde ve kadınlarda, farklı kültürlerde tekrarlanan bir bulgudur (Whitham ve Zent 1984, Whitha:: ve Mathy 1991). Yapılan ikiz çalışmaları bu özelliğin ("childhoon gender nonconfirmity") kalıtımsal yönüyle ilgili daha güçlü kanıtlar sunmaktadır (Wilson ve Rahman 2005).
Tüm bu çalışmalar cinsel yönelimin belirlenmesinde genlerin önemli yeri olduğunu gösterse de, tek başım genler tarafından belirlenmediğini de göstermektedir. Eşcinselliğin genlerle ilgili bir yönü olması, onu ne heteroseksüellikten, ne de diğer insani özelliklerden farklı bir yere koyar. Bireysel farklılıklarımızın mizacımızın genlerle ilişkisine dair her geçen gün yeni bulgular elde edilmektedir. Cinsel yönelimin genetik bileşeni ile ilgili bulgular da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Cinsel yönelimin biyolojik belirleyenleri ile ilgili çalışmalar son otuz yılda önemli aşama kaydettiyse de, henüz elimizdeki bulgular süreci açıklamaya yeterli değildir. Çalışmalar genel olarak değerlendirildiğinde, kalıtım ve nörogelişim ile ilgili süreçlerin önemli bir rolü olduğu öne sürülebilir. Ancak birçok çalışma sadece bu değişkenlerin belirleyici olmadığını da göstermektedir. Araştırmalarla ilgili yöntemsel sorunların üstesinden gelmek, farklı çalışma desenlerinin yanı sıra, cinsel yönelim gruplarının yeterince homojen olmadığını ya da olamayacağını da kabul etmekle mümkün olabilir. Cinsel yönelimin belirli boyutları ile sınırlı bazı çalışmalar, daha tutarlı sonuçlarla ilgili ümit vermektedir. Sonuç olarak, ne heteroseksüel, ne de eşcinsel yönelimin y edenleri ile ilgili yeterli bilgiye sahibiz; kaldı ki biyolojik süreçlere dair bilgilerimizin artması hiçbir cinsel önelimi diğerinden daha sağlıklı, daha üstün ya da avantajlı görmemize neden olmayacaktır.
Psikolog Mahmut Şefik Nil
CETAD
Kaynaklar:
Ailen LS, Gorski RA(1992) Sexual orientation andthe size of the anterior commissure in the humanbrain. PNAS, 89: 7199-7202. I Bailey JM, Bell AP (1993) Familiarity of female and male homosexuality. Behav Gen 23:313-322.
Bailey JM, Pillard RC (1991) A genetic study of male sexual orientation. Arch Gen Psychiatry, 48:1089-1096. - Berglund H, Lindström P, Savic I (2006) Brain response to putative pheromones in lesbian women. PNAS, 103:8269-8274. Blanchard R (2001) Fraternal birth order and the materaal ımmune hypothesis of male homosexuality. Horm Behav 40:105-114. Blanchard R (2004) Quantitative and theoretical analyses of the relation between older brothers and homosexuslity in men. Theor Biol, 230:173-187.
Bogaert A (2002) Recent research on sexual orientation and fraternal birth order. Can J Hum Sex, 11: 101 -107. Bogaert AF (2006) Biological versus nonbiological older brothers and men s sexual orientation. PNAS, 103:10771-10774. 9. Bogaert AF, Hershberger S (1999) The relation betvveen sexual orientation and penil size. Arch Sex Behav, 28:213-221.
Dancey CP (1990) Sexual orientation in women: An investigation of hormonal and personality variables. Biol Psychology, 30:251-264.
Grimbos T, Dawood K, Burriss RP ve ark. (2010) Sexual orientation and the second to fourth finger length ratio: a meta-analysis n men and women. Behav Neurosci, 124: 278-287.
Hamer DH, Hu S, Magnuson VL ve ark. (1993) A linkage between DNA markers on the X chromosome and male sexual orientation. Science, 261:321-327.
Kendler KS, Thornton LM, Gilman SE ve ark. (2000) Sexual orientation in a US national sample of twin and nontwin sibling rairs. Am J Psychiatry, 157:1843-1846.
Kirk KM, Bailey JM, Dunne MP ve ark. (2000) Measurement models for sexual orientation in a community twin sample. Behav
Genet, 30:345-356.
Lalumiere ML, Blanchard R, Zucker KJ (2000) Sexual orientation and handedness in men and women: A meta-analysis. Psychol Bull, 126:575-592.
o. LeVay S (1991) A difference in hypothalamic structure between heterosexual and homosexual men. Science, 253: 1034-1037.
Meyer-Bahlburg HFL (1979) Sex hormones and female homosexuality. Arch Sex Behav, 8:101-119. S. Nlustanski BS, DuPree MG, Nievergelt CM ve ark. (2005) A genomewide scan of male sexual orientation. Hum Genet, 116: 272-278.
Pillard RC, Bailey JM (1998) Human sexual orientation has a heritable component. Human Biol 70:347-365.
Rahman Q (2005) The neurodevelopment of human sexual orientation. Neurosci Biobehav Rev 29:1057-1066.
Rice G, Anderson C, Risch N ve ark. (1999) Homosexuality: absence of linkage to microsatellite markers at Xq28. Science, 284:665-667.
Savic I, Berglund H, Lindström P (2005) Brain response to putative pheromones in homosexual men. Proc Natl Acad Sci U S A 102:7356-7361.
Svvaab DF, Hofman MA (1990) An enlarged suprachiasmatic nucleus in homosexual men. Brain Res, 537: 141-148.
Veniegas RC, Conley TD (2000) The biological research on vvomen s sexual orientations: Evaluating the scientific e^ ier... J Soc Issues, 56: 267-282.
CETAD (Cinsel Eğitim Tedavi Araştırma Derneği)
Uzm.Dr. Sevilay ZORLU
Psikiyatrist & Psikoterapist
CETAD Antalya Bölge Temsilcisi
www.antalyaterapipsikiyatri.com
Şirinyalı Mh. İsmet Gökşen Cad.
1528 S. Şahbaz Apt. K:2 D:5
Tel: 0 (242) 316 98 99
facebook.com/antalyaterapipsikiyatri
twitter/ Dr.SevilayZorlu